15 Temmuz 2015 Çarşamba

bolu satılık daire ve mahşer bilgileri78

 bolu satılık daire


bolu satılık daire ve mahşer bilgileri78 bugün sizler  icin en güzel yaızları yazan bolu satılık daire dediki Stu aklindakiler! bulduğunda aradan bir buçuk saat geçmişti. Toj, sonraki iki üç saat boyunca sürpriziöğrenebilmek için bastırdı, ama Stu hiç renk vermedi. Uyku vakti geldiğinde Tom konuyu unutmuştu.Karanlıkta yatarlarken Stu, “Bahse girerim şimdi keşke Graai Junction’dan hiç ayrılmasaydık diyorsundur,” dedi.“Aman, hayır,” dedi Tom uykulu bir sesle. “Küçük evime olabildiğin, ce çabuk varmak istiyorum. Umarım bir daha yoldan çıkıp kann içi düşmeyiz. Tom Cullen neredeyse boğuluyordu!”
“Daha yavaş ilerleyip daha dikkatli oluruz,” dedi Stu. Tekraro(m başlarına muhtemelen neyin geleceğini söylemedi... yürüme mesafesiiKİt sığınacak bir yer olmayacaktı.
“Sence ne zaman varırız Stu?”
“Biraz vakit alacak koca dost. Ama varacağız. Bence artık uyuşalı yi olacak, ya sence?”
“Galiba öyle.”
Stu lambayı söndürdü.
O gece rüyasında hem Fran’in, hem de korkunç kurt-bebegii bğum sırasında öldüğünü gördü. George Richardson’m uzaklardangeto esini duydu: Grip yüzünden. Artık bebekler olmayacak.
'emek. Her tencerede tavuk, her rahimde bir kurt. Grip yii:ümlen. kif'‘-İnsan ırkı yok olacak. Grip yüzünden.
Ve daha yakından bir yerden. Kara Adam’ın ulumayı andıran kahkahası yükseldi.
Noel arifesinde, neredeyse yeni yıla kadar sorunsuzca sürecek olan yolculuklarına başladılar. Kar tabakasının yüzeyi sertleşmişti. Rüzgâr buz kristallerini savuruyor, John Deere kar aracının rahatlıkla yarıp geçtiği pudramsı tepecikler oluşturuyordu. Kar körlüğüne karşı önlem olarak güneş gözlükleri takmışlardı.
O akşam, Avon’un otuz beş kilometre doğusunda, Silverthorne yakınlarında kamp kurdular. Loveland Geçidi’ne girmek üzereydiler. İçi dolu, gömülü Eisenhower Tüneli aşağıda, doğuda bir yerde kalmıştı. Stu akşam yemeğinin ısınmasını beklerlerken inanılmaz bir şey keşfetti. Baltasını yüzeydeki buzu kırıp alttaki yumuşak kara ulaşmak için dalgınca indirirken oturdukları yerin sadece bir kol boyu derininde mavi metale rastladı. Tam Tom’a seslenip keşfinden bahsedecekti ki vazgeçti. Sıkışıp kalmış arabaların ve Tanrı bilir kaç cesedin hemen üzerinde oturuyor olmaları düşüncesi pek hoş değildi.
Tom yirmi beşi sabahı saat yediye çeyrek kala uyandığında Stu’nun çoktan kalkmış, kahvaltı hazırladığını gördü. Bu biraz garipti, çünkü Tom hep Stu’dan önce uyanırdı. Ateşin üstündeki küçük tencerede Campbell sebze çorbası pişiriyordu. Kojak çorbayı hevesle izliyordu.
“Günaydın Stu,” dedi Tom parkasının fermuarını kapatıp pratik çadırının altındaki uyku tulumundan çıkarken.
“Günaydın,” dedi Stu. “Mutlu Noel’ler.”
“Noel mi?” Tom ona baktı ve çişinin geldiğini unutuverdi. “Noel mi?” diye tekrarladı.
“Noel sabahı.” Başparmağıyla Tom’un sol tarafını işaret etti. “Elimden gelenin en iyisini yaptım.”
Kara saplanmış, yaklaşık altmış santim boyunda bir Noel ağacı vardı. Stu bir ağacın üst kısmını kesmiş, Avon'daki Five-and-Ten’in bir odasında bulduğu gümüş rengi toplarla süslemişti.
"Bir ağaç ” diye fısıldadı Tom büyülenmiş gibi. “Ve hediyeler. Onlar Niye değil mi Stu?”
gümüş rengi düğün çanları olan açık mavi ambalaj kâğıtlarına sanl>j Five-and-Ten’de Noel ambalajlan yoktu, dip odada bile.
“Evet hediye,” dedi Stu. “Senin için. Herhalde Noel Babagettfa
Tom, ona kızgınca baktı. “Tom Cullen, Noel Baha’nın g{ olmadığını biliyor! Aman, hayır! Hediyeler senden!” Bir anda yüzi sıkıntılı bir ifade belirdi. “Ben, sana bir şey almadım! Unuttum... olduğunu bilmiyordum... çok salağım! Salak!” Alnına bir yumruk Ağlamak üzereydi.
Stu, Tom’un yanına çömeldi. “Tom,” dedi. “Sen, bana Noel hedi erken verdin.”
“Hayır bayım, vermedim. Unuttum. Tom Cullen aptalın teki. aptal böyle yazılır.”
“Ama verdin. Hem de en güzel hediyeyi verdin. Hâlâ hayatt; Sen olmasan bugünü göremezdim.”
Tom, ona anlamsız gözlerle baktı.
“Gelmeseydin Green River’m batısındaki o çukurda ölecektiı yanımda olmasaydın Otel Utah’ta zatürree veya grip ya da her ne lı işimi bitirecekti. Doğru ilaçları nasıl seçtin bilmiyorum... belkiNicl ki Tanrı, belki de şanstı ama yaptın. Kendine haksızlık etme olmasaydın bu Noel’i asla göremezdim. Sana hayatımı borçluyum.” “Yok canım, bu aynı şey değil.” dedi Tom ama yüzü muti parlıyordu.
“Aynı şey,” dedi Stu ciddi bir ifadeyle.
“Hadi, hediyelerini aç. Bakalım Noel Baba, sana ne getirmiş kızağının sesini duydum. Galiba grip kuzey kutbuna ulaşamamış.”
“Onu duydun mu?” Tom, dalga geçip geçmediğinden emin ol rak ona dikkatlice baktı.
“Bir şey duydum.”
ilk paketi alıp özenle açtı, bütün çocukların önceki Not
nuK |çın can attığı gpuncak tüt makinesiydi. Yanında iki yıl öm İfcr de vardı. Görünce gözleri parladı. “Aç,” dedi Stu.
ikinci hediye, üstünde bir kayakçının fotoğrafı olan, uzun kollu bir
tişörttü.
“Üstünde LOVELAND’DAN GEÇTİM yazıyor,” dedi Stu ona. “Henüz geçemedik ama az kaldı.”
Tom hemen parkasını çıkardı, tişörtü giydi ve parkayı tekrar üstüne geçirdi.
“Harika! Çok güzel Stu!”
En küçükleri olan son pakette, ince bir zincir ucuna takılı gümüş bir nıadalyon vardı. Tom madalyonun üstündeki şekli yan yatmış sekiz rakamına benzetti. Havaya kaldırıp aklı karışmışçasına baktı.
“Nedir bu Stu?”
“Bir Yunan sembolü. Çok uzun zaman önce izlediğim. Ben Casey adındaki programdan hatırlıyorum. Sonsuzluk anlamına geliyor Tom.” UzanıpTom’un madalyonu tutan elini kavradı. “Boulder’a varabileceğimizi düşünüyorum Tommy. Orayı tekrar göreceğimize inanıyorum. Sakıncası yoksa bu madalyonu takmanı istiyorum. Bir gün bir iyiliğe ihtiyacın olursa ve kimden isteyeceğini bilemezsen madalyona bak ve Stuart Redman’ı hatırla. Tamam mı?”
“Sonsuzluk,” dedi Tom madalyonu döndürerek.
Sonra zinciri boynuna taktı.
“Hatırlayacağım,” dedi. “Tom Cullen bunu unutmayacak.”
“Ha siktir! Neredeyse unutuyordum!” Stu çadırına gidip bir başka paket daha getirdi. “Mutlu Noel’ler Kojak! Dur senin için açayım.” Paketten bir kutu Hartz Mountain köpek bisküvisi çıktı. Stu bir avuç alıp karın üstüne attı ve Kojak hapır hupur yedi. Sonra kuyruğunu ümitle sallayarak Stu’nun yanına geldi.
“Daha .sonra tekrar veririm,” dedi Stu kutuyu kaldırarak. “Edep, ne yaparsan düsturun olsun... tıpkı ihtiyar keltoşun diyeceği gibi.” Sesi boğuklaştı ve yaşların gözlerini yaktığını hissetti. Glen’i Özlemişti, Larry’yi özlemişti, yana yatırdığı şapkasıyla Ralph’i özlemişti. Birdenbire bütün I kaybettiklerini özlemişti. Hem de çok. Abagail Ana her şey sona ermeden önce çok kan döküleceğini .söylemiş ve haklı çıkmıştı. Stu içten içe ona *’^nı lanet okuyor, hem şükran duyuyordu.
Stu bir çocuğun detone sesiyle “Jingle Bells” veya “Frosty tjj Snowman”i söylemesini bekliyordu ama Tom şaşırtıcı derecede güzel |j tenor sesle “The First NoeP’i söylemeye başladı.
“İlk Noel...” Tom’un sesi beyaz ıssızlığa yayıldı ve hoş birşekild yankılandı. “... dedi melekler... tarlalarda yatan fakir çobanlara... tarlc larda... koyunlannı güderken... kapkara kış gecesinde...”
Stu nakarata katıldı. Sesi Tom’unki kadar güzel değildi ama birlikı güzel bir uyum yakalamışlardı. Sesleri, Noel sabahının katedral sessizi ğinde çınladı.
“Noel, Noel, Noel, Noel’de... İsa doğdu İsrail’de..!’ “Hatırlayamadığım tek yer orası,” dedi Tom sesleri yok olup gideıkf mahcup bir ifadeyle.
“Çok iyiydi,” dedi Stu. Gözleri yine yaşlarla dolmuştu. Her an akıt ya başlayabilirler ve bu, Tom’u üzerdi. Bu yüzden kendini toparladı.‘Yt çıksak iyi olur. Gün ışığından olabildiğince faydalanalım.”
“Tamam.” Çadırı toplayan Stu’ya baktı. “Bu yaşadığım en gü Noel’di Stu.”
“Sevindim Tommy.”
Kısa süre sonra, parlak Noel gününde doğuya doğru tekrar yola yuJduJar.
O gece, Loveland Geçidi zirvesinin hemen yakınında, deniz sev sinin neredeyse bolu satılık daire üç bin altı yüz elli metre yukarısında kamp kurd' Hava sıcaklığı sıfırın altında olduğu için üçü dip dibe uyudu. Yenib miş bir kasap bıçağı kadar keskin rüzgâr hiç durmamacasına esiyı büyük kayaların, kış göğünde neredeyse dokunabilecekleri kadary görünen yıldızların ışığının yarattığı kara gölgelerinden kurtlarınul' lan yükseliyordu. Dünya, devasa bir mezar gibi altlarında doğu) batıya uzanıyordu.
Mahşer
Kojak ertesi sabah erken vakitlerde, daha gün doğmadan havlayarak onları uyandırdı. Stu tüfeği kaparak çadırın altından çıktı. Kurtlar kendilerini ilk kez göstermişti. Tepelerden aşağı inmişler, kampı kaba bir çember içine alarak oturuyorlardı. Artık ulumuyorlar, sadece bakıyorlardı. Gözlerinin derinliklerinde yeşil pırıltılar vardı ve insafsızca sırıtıyor gibiydiler.
Stu rasgele altı el ateş ederek onları dağıttı. İçlerinden biri vurulup havaya savrulduktan sonra karların üstüne yığıldı. Kojak gidip leşi kokladıktan sonra bacağını kaldırıp üstüne işedi.
“Kurtlar hâlâ ona ait,” dedi Tom. “Hep öyle olacaklar.”
Tom hâlâ yan uykuda gibiydi. Gözleri dalgın dalgın bakıyordu. Stu birden neler olduğunu anladı. Tom yine o ürkütücü hipnoz durumuna geçmişti.
“Tom... öldü mü? Biliyor musun?”
“0 hiçbir zaman ölmez,” dedi Tom. “Kurtların içinde yaşar. Ve kargaların. Çıngıraklıyılanlann. Geceleri baykuşun gölgesinde, gündüz ise akreplerde. Yarasalarla birlikte tepetaklak durur. Onlar gibi kördür.”
“Geri dönecek mi?” diye sordu Stu endişeyle. Baştan ayağa buz kesmişti.bolu satılık daire sundu..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder