bolu satılık daire ve mahşer bilgileri44 bugün yine ben yine bolu satılık daire diyorki Tom şaşkınca etrafına bakındı. “Kurtlara ateş ediyorduk, deği^.,^ Uyudum mu Stu?”Stu kendini zorlayarak gülümsedi. “Biraz.”“Rüyamda bir fil gördüm. Komik, değil mi?”Evet.” Bebeğe ne olrnu^? Frane ne olmuş?oulder’a vaktinde varamayacaklarından korkmaya başladı. gördüğü her neyse, onlar gitmeden önce gerçekleşecekti.
İyi giden hava, yeni yıldan üç gün önce bozuldu ve Kittredge kasj. basında durdular. Artık Boulder’a çok yaklaşmışlardı. Onun için bu zo. runlu mola morallerini bozdu. Kojak bile huzursuzdu.
“Yakında yola devam edebilir miyiz sence Stu?”“Bilmiyorum. Umarım. Güzel hava iki gün daha sürseydi Boulder’a varabilirdik. Kahretsin!” İçini çekip omuz silkti. “Belki şöyle bir serpişti, rip geçer.”
Ama tam tersine, kışın en şiddetli fırtınasını yaşadılar. Yükseklil. leri bazı yerlerde üç buçuk, hatta dört metreyi bulan kar tepecikleri ıue\. dana geldi. 2 Ocak sabahı karları küreyip gün ışığına çıktıklannda he yerin bembeyaz bir örtüyle kaplanmış olduğunu gördüler. Güneş eskinui bir bakır sikke gibiydi. Kasabanın çarşısı, karlar altına tamamen gömiil müştü. Rüzgâr, karlarda yılankavi, çılgınca şekiller oluşturmuştu. Sanlı başka bir gezegendeydiler.
Yola devam ettiler, ama ilerleyişleri hiç olmadığı kadar yavaştı,Yok bulabilmek, çok ciddi bir sorun haline gelmişti. Kar aracı sık sık saplaş kalıyor, kazarak çıkarmak zorunda kalıyorlardı. 1991 yılının ikincigö nünde çığların tren sesini andıran gümbürtüleri tekrar başladı.
4 Ocak’ta, 6. KarayoJu’nun Golden ayrımına geldiler. İkisi debte yordu ama -ne rüyalar ne önseziler vardı- Frannie Goldsmith o gün doğuma girmişti,
“Pekâlâ,” dedi Stu yol ayrımında durduklarında. “Artık yolu makta zorlanmayacağız. Kayaların arası oyularak yapılmış. Ama sapa? kaçırmadığımız için gerçekten çok şanslıyız.”
Yolu takip etmek kolaydı ama tünellerden geçme konusunda»» şeyi söylemek mümkün değildi. Bazen girişi bulmak için pudra
Mahşer
ve bazen de çığ kalıntılarını kazmak zorunda kalıyorlardı. Kar aracı, jijnelin çıplak yolu üzerinde kükreyerek mutsuzca ilerliyordu.
Dahası, tünellerin içi çok ürkütücüydü, Larry veya Çöpçü Adam’ın (ja söyleyebileceği gibi. Kar aracının ışığının dışında her taraf karanlıktı, çiinkü iki taraf da karla kaplıydı. Tünelin içinde olmak, içi karanlık bir j)iizdolabına kapatılmak gibiydi. İlerleyişleri bir işkenceden farksız değil-
çok yavaştı. Tünellerden çıkmak ise ayrı bir sorundu. Stu karşılarına peyaparlarsayapsınlardiğerucunuaçamayacakları bir tünelin çıkmasından Icorkuyordu. Böyle bir durumda eyaletler arası yola geri dönmek zorunda kalırlar, bu da onlara en az bir hafta kaybettirirdi. Kar aracını terk etmek gibi bir seçenekleri yoktu. Bu, intihar olurdu.
Ve Boulder’a çıldırtacak kadar yaklaşmışlardı.
Tom 7 Ocak günü, bir başka tünelin çıkışını kazıp açık havaya çıkmalarından iki hafta sonra kar aracının arkasında ayağa kalkarak bir yeri gösterdi. “O ne Stu?”
Stu yorgun ve keyifsizdi. Artık kâbus görmüyordu ve tuhaftı, ama bu, onu rahatlatmak yerine daha da korkutuyordu.
“Hareket halindeyken ayağa kalkma Tom. Sana bunu kaç kere söyleyeceğim? Kafa üstü karın içine düşersin ve...”
“Tamam ama ne o? Bir köprüye benziyor. Bir yerde bir nehri mi geçlik Stu?”
Stu baktı, motoru durdurdu.
“Neymiş?” diye merakla sordu Tom.
“Üstgeçit,” diye mırıldandı Stu. “İ... inanamıyorum...”
“Üstgeçit mi? Üstgeçit mi?”
Stu dönüp onu omuzlarından yakaladı. “Golden üstgeçidi Tom! Orası 119! 119. Karayolu! Boulder yolu! Kasabadan sadece otuz kilometre uzaktayız! Belki daha da az!”
Tom nihayet anladı. Ağzı bir karış açıldı. Yüzündeki komik ifadeye killmekten kendini alamayan Stu, Tom’un sırtına vurdu. Bacağındaki i l‘agn bile keyfini kaçıramazdı.
Gerçekten eve geldik mi Stu?”
Birbirlerine sarılmışlar, hoplayıp zıplayarak dans ediyorlar, karlarda yuvarlanıyorlar ve neşeyle gülüyorlardı. Kojak önce onlara şaşkınca baktı sonra havlayıp kuyruğunu sallayarak aralarına katıldı.
O gece Golden’da kamp kurdular ve ertesi sabah erkenden 119 üze. rinden Boulder’a doğru yola çıktılar. İkisini de uyku tutmamıştı. Stu hayatında hiçbir şeyi böyle sabırsızlıkla ve endişeyle beklememişti. Fran-nie ve bebeği çok merak ediyordu.
Kar aracı, öğle vaktinden bir saat sonra teklemeye başladı. Stu motoru kapatıp Kojak’ın bulunduğu küçük bölmenin yan tarafındaki yedek benzin bidonunu almaya gitti. “Eyvah!” dedi bidonun boş olduğunu fark edince. “Sorun ne Stu?”
“Ne olacak, benim!” dedi Stu sıkıntıyla. “Bidonun boş olduğunu bi-liyordum ama doldurmayı unuttum. Fazla heyecan yüzünden aklımdan çıkmış. Amma salağım!”
“Benzinimiz mi bitti?”
Stu boş bidonu fırlatıp attı. “Maalesef öyle. Nasıl böylesine bir aptallık ettim? ”
“Herhalde Frannie’yi düşünüyordun. Peki şimdi ne yapacağız?” “Yürüyeceğiz. Ya da yürümeyi deneyeceğiz. Uyku tulumunu al. Konserveleri aramızda paylaşıp uyku tulumlarının içine koyarız. Çadulan bırakırız. Kusura bakma Tom. Bu tamamen benim suçum.”
“Önemli değil Stu. Çadırları alacak mıyız?”
“Bıraksak daha iyi olacak koca dost.”
Boulder’a o gün varamadılar. Çok hafif görünen ama onların yavaşlamalarına yol açan ince karda yürüyebilmek için harcadıkları çaba yüzünden bitkin düşüp alacakaranlıkta kamp kurdular. O gece ateşleri yoktu. Etrafta çalı çırpı bulamadılar ve karı kazıp aramaya hiçbirinin gücü yoktu. Etrafları yük.sek kar tümsekleriyle çevriliydi. Stu beklentiyle ufku taradı ama karanlık çöktükten sonra bile Boulder’m varlığına işaret olacak herhangi bir ışık göremedi.
Tom soğuk akşam yemeklerini yedikten sonra uyku tulumuna girdi ve iyi uykular bile diyemeden uyudu. Stu çok yorgundu, bu yetmezmişgı bi bacağı fena halde ağrıyordu. Umarım kalıcı bir hasar
Ertesi gece Boulder’da olacaklar, gerçek yataklarda yatacaklardı, gülün çektiklerine değecekti.
Uyku tulumuna girerken aklına huzursuz edici bir ihtimal daha gel-üi. Ya Boulder’a vardıklarında bomboş olduğunu görürlerse? Tıpkı Grand Junction, Avon ve Kittredge gibi. Boş evler, boş dükkânlar, çatıları l;ann ağırlığıyla çökmüş binalar. Kar tepecikleriyle dolu caddeler. Duyulan tek ses, eriyen karlar sebebiyle düşen damlaların düzenli şıpırtısı... kütüphanede, Boulder’da hava sıcaklığında ani yükselişlere rastlandığını okumuştu. Rüyalarda görülen ve uyanınca yok olan insanlar gibi herkes bolu satılık daire yok olmuştu. Çünkü dünyada Stu Redman ve Tom Cullen’dan başka kimse kalmamıştı.
Çılgınca bir düşünceydi ama kafasından uzaklaştıramıyordu. Uyku tulumundan çıktı ve karanlıkta, insanların bulunduğuna bir işaret olacak o hafif ışıltıyı görme ümidiyle kuzeye baktı. Bir şey görebilmesi lazımdı, değil mi? Glen’in kar yağıp yollar kapanmadan önce Özgür Bölge’de kaç kişi olacağına dair tahminini hatırlamaya çalıştı, ama başaramadı. Sekiz bin mi demişti? Sekiz bin kişi fazla değildi. Elektrik tam güçle dönmüş olsa bile bu kadar insan, bu mesafeden seçilecek bir aydınlığa yol açamazdı. Belki...
Belki en iyisi uyumaya çalışıp hu yersiz düşünceleri kafandan atman. Her §ey olacağına varır.
Yattı ve birkaç dakika sağa sola döndükten sonra yorgunluk etkisini »österdi. Uyudu ve rüyasında Boulder’da olduğunu gördü. Mevsimlerden yazdı, bütün çimler sıcak ve susuzluk yüzünden kavrulup sararmıştı. Duyulan tek ses, hafif esintiyle çarpıp duran kapının sesiydi. Herkes gitmişti. Tom bile.
Frannie, diye seslendi ama aldığı tek cevap, rüzgâr ve çarpan kapının sesiydi.
Ertesi gün saat iki olduğunda birkaç kilometre daha kat etmişlerdi.
açma işini nöbetleşe yapıyorlardı. Stu yolculuğun bir gün daha
ayacağını düşünmeye başlamıştı. Yürüyüşü yavaşlatan, kendisiydi. Ba-1kasilrn^»
bolu satılık daire sundu..

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder